bir aşk peşinde bir ömür
Osman COŞKUN

Osman COŞKUN

Osman Çoşkun

bir aşk peşinde bir ömür

04 Eylül 2017 - 22:37

Çalışma odamın ışığı açıktı, o gece sabaha kadar çalışmak niyetindeydim. Bir yanda kül tabağım, sigaram, çayım ve önümde bilgisayarım açıktı. Gece yarısı çoktan geçmişti zaman. Çalışma odasının camından içeriye giren bir kağıda sarılmış kağıt camı paramparça edip arkasından iki el silah sesi duyulana kadar da her şey normaldi. Taş bir kağıt parçasına sarılmıştı. İki el silah sesinin akabinde hızla uzaklaşan araba sesi gecenin sessizliğini bozarken, tedirginlik ve ürkeklikle birlikte cama yaklaşıp dışarıya bakma cesareti gösterebilmiştim. Her şey birden bire olmuştu. Her şey hep birden bire olur zaten, hayatın kuralıdır bu, hiçbir şey, genel olarak hiçbir şey, özellikle kötü olacak hiçbir şey öncesinde haber vermez. Paldır küldür oluverir. Sana da sadece seyretmek kalır. Camı aralayıp dışarıya baktığımda gecenin sükuneti varlığını koruyordu. Sanki beş dakika öncesi, camı kıran o taş atılmamıştı, iki el silah atılmamıştı, sonrasında hızla ve gecenin sakinliğine yakışmayan bir öfkeyle arabanın ciğerini sökercesine bir öfkeyle gaza basılıp olay mahallinden kaçılmamıştı. Her şey normal gözüküyordu. Geri dönüp taşa sarılmış kağıdı aldım ve usulca açtım. Kağıdın üzerinde şu yazıyordu; “her şey bu kadarla kalmayacak ve bu daha başlangıç, kendine dikkat et.” Lakin bunu kimin yazdığını ne amaçla yazdığını kestirememiştim. Annem ve babam uyuyordu. Muhtemelen şehirde uyumayan birkaç kişiden biri bendim. Hayatımda umulmadık şeyler oluyordu. Bu taşı ve iki el silahı arka arkaya beni hedef alarak atanlar kimlerdi, bilmiyordum! Siyasi sebeplerle mi yapmıştı bu olay, yoksa bundan yaklaşık bir ay kadar önce başıma gelen darp olayından sonra şikayetçi olmamla ilgili miydi? Bilmiyordum! Bildiğim tek bir şey vardı. Sakinliğimi koruyup, çalışma masamın başına geçmek ve her şeye rağmen şiir yazmaktı. Öyle de yaptım. Yazmalıydım. Her şeye ve herkese inat yazmak zorundaydım. Çünkü ben dünyayı şiirin değiştireceğine inanıyordum. Benim yazacağım şiirin dünyayı değiştirebileceğini düşünüyordum elbet. Çünkü inanıyordum ki, bir kişiyi bile değiştirmek dünyayı değiştirmekle eş anlamlıydı. İnatla ve inançla doğru bildiğimi yapmaya devam ettim. Oturdum şiir yazdım.

***

Birinci bölüm

Balkonu sonradan içeri alınmıştı evinin ve ben o sonradan içeri alınan balkonun karşısına geçip, ayazlar altında çok bekledim. Dışarıdan baktım, durdum. Mütemadiyen perdeler çekik olurdu ve O hiç bilmezdi, benim o balkonun altında oturup, belki bir ihtimal perdeyi kaldırıp, sokağa bir on saniye bakma ihtimallerine sarılıp üşümediğimi. Hep avuttum kendimi. Perdenin arkasındaki siluetini gölge oyunu gibi seyrettim sabahlara değin. Hacivat ile Karagöz’den mütevellit. Ve o balkon gibi, belki sonradan içeri alınırım umuduyla, bekledim, bekledim, bekledim…

Yan bloklardaki komşuların kovalamasıyla, ağız dalaşına çok fazla meyletmeden, “bi arkadaşı bekliyorum abi”lerle üstüme gelmelerine karşı çıkmaya çalıştım. “Abi bi on dakika daha seyredeyim, bari gölgesinden mahrum etmeyin beni” diyemedim. “Lan yürü git, başka yerde bekle, bekleme yeri mi burası” dediler. Yutkundum.

 

Nasıl yaptım, nasıl ettim de kaybettim seni bilmedim hiç! Gittiğin günden beri, hemen her akşam evinin karşısına geçip, o sonradan içeriye alınan balkona bakıp, ne sigaralar yaktım söndürmeden.. Ki o içtiğim sigaraların izmaritlerinden balkona bir yol olur diye mi düşündüm, yoksa sigaranın dumanına binip, balkon camına tırmanmayı mı hayal ettim, bilmedim hiç!

 

Balkon, sonradan içeri alınmıştı. Ben, hep dışarıdan baktım, o sonradan içeri alınan balkonun perdesindeki siluetine. Gölge oyunu seyreder gibi, seyrettim ve o perde bakışlarım içeriye damlamasın diye midir nedir, hiç açılmadı ve ben artık o evde oturmadığını bilmeme rağmen, o balkonun karşısına geçip hala bekliyorum!

 

Çünkü, balkon sonradan içeri alınmıştı ve bu bana umut veriyordu.

 

Bütün pencerelerin ardındayım kaç zamandır ve bütün perdeler çekilmiş üstüme ve hiçbir siluet düşmüyor artık terkisine hiçbir perdenin. Çünkü, sen o evden, bu şehirden taşınmıştın, ama diyorum ya, anlamıyor musunuz?

 

Balkon sonradan içeri alınmıştı!

***

Evet, balkonu sonradan içeri alınmıştı ve ben Gözde’den ayrıldıktan sonra, o balkonun karşısında çok sabahlamıştım, onun hiç haberi olmamıştı bu durumdan. Bazen dayanamayarak mesaj atmıştım, telefonla aramıştım. Cevap alamamıştım tabi, olsun. Haberi olmuştu ama, benim o balkonun karşısında ne halde olduğumu hiç bilmemişti. İncir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten ayrılmıştık. Ayrılmadan önceki son çırpınışlarımda, yani yarı ayrı yarı barışık durumlarımızda, arkadaşlarıyla iş birliği yaparak evini baştan aşağı süsleyip, balonlarla donatıp, duvarlara yazılar yazıp ve ona bir ayna almıştım. Aynanın kenarında şu not yazıyordu;  “Bilemezsin, sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı, hiçbir şey içime sinmedi; Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var, ya da okyanusa su..Düşündüğüm her şey doğu’ ya baharat götürmek gibiydi..Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok, çünkü sen zaten bunlara sahipsin..O yüzden sana bir ayna getirdim; Kendine bak ve beni hatırla…”

Yatacak odasındaki yatağının ortasında kocaman bir buket çiçek vardı, çiçeği aldı koklayarak karşımda durdu,  hayatım boyunca tarif etmekte zorlandığım o yeşil gözleriyle gözlerimin içine baktı ve çiçekleri yere bırakarak boynuma sarıldı. O an, orada canımı teslim etmek istedim, ama nasıl anlatılır bilmiyorum, daha yeni ruh üflenmiş gibiydi bana. Hayat daha yeni başlıyor gibiydi. Öyle gibiydi bilmiyorum. Hayatımın en büyük aşkını tarif etmekte her zaman zorlandım. Şimdi de aynı duyguları yaşıyorum, çok bir şey değişmedi.

Bu yazı 2378 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar