Edirne Gazetesi maceramda son yazımı yazdıktan sonra dünyamda muhteşem bir kara delik açıldı sanki, devasa bir boşluğa düştüm.Öylesine bir boşluk ki kelimeler, cümleler, paragraflar ve en önemlisi de yazılmayı bekleyen meseleler kapıma dayandı.Kesin bir alacaklı tavrıyla “Güm gümgüm” diye zihnimin kapılarını yumrukladı durdu günlerce.Kuluçkaya yatırdığım dördüncü sayfa yazıları bir hışımla yerinden doğruldu ve her ne kadar şu sıralar kendimi kısa metrajlı kitap yazımına versem de, yaşananlar, olanlar rotamı değiştirmemi sağladı.*Durmamamın en büyük nedenlerinden bir tanesi de “Edirne Gazetesi Ailesi”nin beni “Burası senin evin, her zaman gel” mesajları ile uğurlamasıydı.Böyle bir uğurlamanın ardından zaten var olan aidiyet hissim vefayla birleşti ve “Bu bir veda değil kardeş” diyerek bana sarılan Murat Turgu’nun sözlerine kadar geldi.Ben kendimi yazılarla anlatmayı bırakmadığım sürece de “veda” olmayacak.*Yazımına başladığım ve şu sıralar önemli bir aşama kaydettiğim kitabımı da yakmadan kısık ateşte pişirmeye devam edeceğim elbette.Anlayacağınız, son dediğiniz her şey aslında, son olarak kalmaktan çok,tekrar, nereden, ne şekilde başlayabileceği ile ilgileniyor.Bahaneler arıyor, buluyor, yaratıyor ve yeniden başlıyor.Biten her şey tekrar başlamak üzerine kurulu… *Bu ülkede özellikle edebiyatçılar, yazarlar, sanatçılar dinlenmeye, yenilenmeye vakit bulamayacak kadar zor bir döngüde çalışıyorlar.Bu döngü o kadar hastalıklı ve arsız ki üstüne üstlük bir de kronikleşmiş suskunlukla mücadele ediyorlar.Yazılar dinlenmiyor, köşeler huzur bulmuyor, zaman zaman kaçıp gizlendiğimiz tenhalar tasa deposu olmuş, soluklanamıyoruz.Sürekli itilip kakılıyoruz yazmaya.Gaipten bir ses “Yaz ulan, ırgat gibi yaz. Durmadan, dinlenmeden, soluklanmadan yaz, derdimi anlat. Derman bul. Bulamıyorsan da hiç yoktan benim gazımı al” diye sürekli dürtüyor cümlelerimizi.Ve akıl, vicdan, parmak uçlarında bir kaşıntı baş gösteriyor haliyle…Ben heyheyli adamım dayanamadım bu kaşıntıya.*Özür mü dileyeyim şimdi sizden, “Ya ben gidiyordum ama vazgeçtim. Canım sıkıldı, yapacak bir şey bulamadım, döndüm” mü diyeyim.*Aslında şöyle en az bi Eylül’e kadar bir güzel dinlenesim vardı.Sonra ya gazetede yazmaya devam eder, ya da dergilere yazılar gönderir 10 bin kilometre ötede, gurbette içimde biriken zehri döker rahatlarım falan diye geçiyoriyordum aklımdan.Ama yazana, derdini, öfkesini, hüznünü, mutluluğunu yazarak anlatana dert ortağı olmadan geçecek dört ay çok çok uzun bir süreymiş.*Ben,yani kalem tutan elim;bu bitmeyen kardeş kavgasında, sömürü düzeninde, demokratik ayak oyunlarında, özgürlük, eşitlik kavgasında, bukangrene dönen terör belasında, tutarsızlık denizinde, ucu bucağı olmayan dengesizlik ufuklarında, sözlü kıyamet senaryolarında, kadınlarımıza, annemize, bacımıza, kız arkadaşımıza, dostumuza yapılan “yarım” yakıştırmalarında, patlayan bombaların şehrin duvarlarından kazıttığı hayat hikayelerinde, annelerin binlerce ömrü sırtında taşıyan asırlık feryatlarındabu ülkenin gecesini gündüze kavuşturmak için zaman zaman habersizce, zaman zaman korkusuzca canlarından olan kardeşlerimizin, abilerimizin, ablalarımızın karşısında ve sizlerin bitmek tükenmek bilmeyen şu sabrınız, sükunetinizin huzurunda konuşmasın, sormasın, yazmasın da ne yapasın? Söyleyin ne yapsın?
SAĞLIK
Yayınlanma: 10 Haziran 2016 - 08:00
"Son Yazı" dedikleri şeyin sonu yokmuş
Edirne Gazetesi maceramda son yazımı yazdıktan sonra dünyamda muhteşem bir kara delik açıldı sanki, devasa bir boşluğa düştüm. Öylesine bir boşluk ki kelimeler, cümleler, paragraflar ve ...
SAĞLIK
10 Haziran 2016 - 08:00









