NASIL EDİRNELİ OLDUM?
“Öğretmenler Günü” haftası nedeniyle olsa gerek, bu meslekle ilgili anılarımız depreşiyor, bir bir gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçmeye başlıyor. Hatıralar, yaşlıların koltuk değnekleridir, der birileri. Yaş ilerledikçe bizler de koltuk değneklerimiz olan hatıralarımıza sığınmaya başlıyoruz.
1980’li yıllar… Sıkıyönetim, memleketin her yerinde kendini hissettiriyor. Hatta bu “hissettiriyor” sözcüğü çok hafif kalıyor. Doğuda Tunceli ilinin bir ilçesinde 1978 yılından itibaren bir köy orta oklunda geçici bir binada okul müdürü olarak çalışıyorum. Askerlik dönüşü postu kurtarmak amacıyla yöneticiliği kabul edip memleketime gitmiştim. Gittiğime de pişman değildim. Hiç olmazsa bir nebze de olsa can güvenliğim vardı. Zira, o yıllarda şehirler değişik siyasi fraksiyonlar tarafından mahalle mahalle paylaşılmış, sabahleyin evinizden ayrılıp başka bir kente gittiğinizde akşam evinize dönme garantisi yoktu.
12 Eylül sıkıyönetimin ilanında sonra cebren diyebileceğim bir sistemle köy ortaokulu müdürlüğünden alınıp il milli eğitim müdür yardımcılığına getirilmiştim. Korkuyordum, başaramayacağımdan korkuyordum. Zira topu topu yedi yıllık bir mesleki deneyimim vardı. Bu yedi yılın sadece üç yılı köy ortaokulu yöneticiliğinde geçmişti. Neden ben? sorusunu kendime defalarca sormuştum. Sonradan beraber çalıştığım yakın arkadaşım Mustafa Gültekin Bey bu sırrı bana açıklamıştı. Denetime gelen bir bakanlık müfettişi, bir gün bu müdürlüğü muavin lazım olursa, Yeşilyazı orta okulunda çalışan şu genci değerlendirin demiş.
İki yıl değişik iki müdürle çalıştım. Birinci yılın sonunda ilk müdürüm bakanlık müfettişi olarak Ankara’ya gitti. Yerine İstanbul ilköğretim müfettişlerinden bir arkadaş atanmıştı. Son derece iyimser, çelebi bir insandı. İl müdürlüğünü bir müdür, iki muavin yönetiyorduk. Hatta bence iki muavin demek yerine, bir buçuk muavin demek daha doğru olurdu. Benim gibi çömeze il müdürlüğünün yarı yönetimi çok ağır geliyordu. İki kez istifa ettim, kabul görmedi istifam. Mustafa Bey, şehzade lalası gibi beni yetiştirmek için elinden gelen bütün çabayı harcıyordu. Beni, gelecekte bu ilin müdürü olarak yetiştiriyor ve ben de bu düşünceye yavaş yavaş da olsa inanmaya başlamıştım. Zira kendisinin yakında emekli olacağını söylüyordu.
Çok haksızlıklar gördüm. Hatta kendi ilkokul öğretmenimin Siirt’e sürgün edilişine ait evraka imza atma bahtsızlığını da yaşadım. Pırıl pırıl ve hiçbir siyasi fraksiyonla ilgisi olmayan öğretmenlerin değişik illere 1402’ye göre sürgün edilişlerini de gördüm.
Sabahları müdürümüz çoğu zaman ben ve diğer muavin beyi makamına çağırıp hem çay ısmarlardı hem de günlük çalışma planını yapardık. Yöneticiliği gün geçtikçe öğrenmeye başlamış ve kendimi gelecekte o dairenin müdürü olarak hayal etmeye başlamıştım
Mevsim sonbahar, kış hazırlıkları yoğun bir şekilde devam ediyordu. Odun ve kömür almaya, odunluğa yerleştirmeye başlamıştım herkes gibi. Bir sabah, müdürümüz bizi yine makama çağırmıştı. Güle oynaya çay içmeye gidiyorduk. İçeri girdik. Fakat müdürün o her zamanki güleç yüzü yoktu. Sarışın yüzü kızarmıştı. Belli ki kötü bir haber vardı. Çay geldi, içtik. Bu süre zarfında müdür hiç konuşmadı. Bir bana, bir Mustafa Bey’e bakıyor, üzüntülü bir şekilde önüne bakıyordu. Elinde iki evrak vardı. Tekrar tekrar bu evraklara bakıyordu.
Nihayet bütün gücünü toparlayarak “Ya çocuklar ikinizin de tayini çıkmış, Mustafa senin Kırşehir’e, Muzaffer senin de Edirne’ye” dedi. İkimiz de aynı anda “Müdür Bey, biz iyi vatandaşız, neden istek dışı tayinimiz çıksın? Şaka ediyorsun, deyince atama kararnamelerini bize gösterdi. Başka iyilerin bizden önce tayinlerinin çıktığını o an unutmuştuk. Nihayet sıra bize gelmişti. Gerekçe de “yerli yöneticilerin tasfiyesi” adlı bir sıkıyönetim kararı imiş. Meğer bu karar Türkiye genelinde uygulanmış. Yerli doğumlu tüm yöneticiler, kadrolarıyla birlikte başka illere istek dışı bir atama ile gönderilmiş.
Yıl 1983…. Mevsim sonbahar… Biri iki, diğeri üç yaşında iki küçük çocuk, gözü yaşlı bir anne ile birlikte Edirne yolunu tuttuk. En çok da ne zoruma gitti, bilir misiniz değerli dostlar: Kış hazırlığı için temin ettiğim odun ve kömürümü satarak geldim Edirne’mize. Kabul etseniz de etmeseniz de, hatta “dışarıklı” da deseniz bile ben artık Edirneliyim…Muzaffer ZEKİOĞLU
“Öğretmenler Günü” haftası nedeniyle olsa gerek, bu meslekle ilgili anılarımız depreşiyor, bir bir gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçmeye başlıyor. Hatıralar, yaşlıların koltuk değnekleridir, der birileri. Yaş ilerledikçe bizler de koltuk değneklerimiz olan hatıralarımıza sığınmaya başlıyoruz.
1980’li yıllar… Sıkıyönetim, memleketin her yerinde kendini hissettiriyor. Hatta bu “hissettiriyor” sözcüğü çok hafif kalıyor. Doğuda Tunceli ilinin bir ilçesinde 1978 yılından itibaren bir köy orta oklunda geçici bir binada okul müdürü olarak çalışıyorum. Askerlik dönüşü postu kurtarmak amacıyla yöneticiliği kabul edip memleketime gitmiştim. Gittiğime de pişman değildim. Hiç olmazsa bir nebze de olsa can güvenliğim vardı. Zira, o yıllarda şehirler değişik siyasi fraksiyonlar tarafından mahalle mahalle paylaşılmış, sabahleyin evinizden ayrılıp başka bir kente gittiğinizde akşam evinize dönme garantisi yoktu.
12 Eylül sıkıyönetimin ilanında sonra cebren diyebileceğim bir sistemle köy ortaokulu müdürlüğünden alınıp il milli eğitim müdür yardımcılığına getirilmiştim. Korkuyordum, başaramayacağımdan korkuyordum. Zira topu topu yedi yıllık bir mesleki deneyimim vardı. Bu yedi yılın sadece üç yılı köy ortaokulu yöneticiliğinde geçmişti. Neden ben? sorusunu kendime defalarca sormuştum. Sonradan beraber çalıştığım yakın arkadaşım Mustafa Gültekin Bey bu sırrı bana açıklamıştı. Denetime gelen bir bakanlık müfettişi, bir gün bu müdürlüğü muavin lazım olursa, Yeşilyazı orta okulunda çalışan şu genci değerlendirin demiş.
İki yıl değişik iki müdürle çalıştım. Birinci yılın sonunda ilk müdürüm bakanlık müfettişi olarak Ankara’ya gitti. Yerine İstanbul ilköğretim müfettişlerinden bir arkadaş atanmıştı. Son derece iyimser, çelebi bir insandı. İl müdürlüğünü bir müdür, iki muavin yönetiyorduk. Hatta bence iki muavin demek yerine, bir buçuk muavin demek daha doğru olurdu. Benim gibi çömeze il müdürlüğünün yarı yönetimi çok ağır geliyordu. İki kez istifa ettim, kabul görmedi istifam. Mustafa Bey, şehzade lalası gibi beni yetiştirmek için elinden gelen bütün çabayı harcıyordu. Beni, gelecekte bu ilin müdürü olarak yetiştiriyor ve ben de bu düşünceye yavaş yavaş da olsa inanmaya başlamıştım. Zira kendisinin yakında emekli olacağını söylüyordu.
Çok haksızlıklar gördüm. Hatta kendi ilkokul öğretmenimin Siirt’e sürgün edilişine ait evraka imza atma bahtsızlığını da yaşadım. Pırıl pırıl ve hiçbir siyasi fraksiyonla ilgisi olmayan öğretmenlerin değişik illere 1402’ye göre sürgün edilişlerini de gördüm.
Sabahları müdürümüz çoğu zaman ben ve diğer muavin beyi makamına çağırıp hem çay ısmarlardı hem de günlük çalışma planını yapardık. Yöneticiliği gün geçtikçe öğrenmeye başlamış ve kendimi gelecekte o dairenin müdürü olarak hayal etmeye başlamıştım
Mevsim sonbahar, kış hazırlıkları yoğun bir şekilde devam ediyordu. Odun ve kömür almaya, odunluğa yerleştirmeye başlamıştım herkes gibi. Bir sabah, müdürümüz bizi yine makama çağırmıştı. Güle oynaya çay içmeye gidiyorduk. İçeri girdik. Fakat müdürün o her zamanki güleç yüzü yoktu. Sarışın yüzü kızarmıştı. Belli ki kötü bir haber vardı. Çay geldi, içtik. Bu süre zarfında müdür hiç konuşmadı. Bir bana, bir Mustafa Bey’e bakıyor, üzüntülü bir şekilde önüne bakıyordu. Elinde iki evrak vardı. Tekrar tekrar bu evraklara bakıyordu.
Nihayet bütün gücünü toparlayarak “Ya çocuklar ikinizin de tayini çıkmış, Mustafa senin Kırşehir’e, Muzaffer senin de Edirne’ye” dedi. İkimiz de aynı anda “Müdür Bey, biz iyi vatandaşız, neden istek dışı tayinimiz çıksın? Şaka ediyorsun, deyince atama kararnamelerini bize gösterdi. Başka iyilerin bizden önce tayinlerinin çıktığını o an unutmuştuk. Nihayet sıra bize gelmişti. Gerekçe de “yerli yöneticilerin tasfiyesi” adlı bir sıkıyönetim kararı imiş. Meğer bu karar Türkiye genelinde uygulanmış. Yerli doğumlu tüm yöneticiler, kadrolarıyla birlikte başka illere istek dışı bir atama ile gönderilmiş.
Yıl 1983…. Mevsim sonbahar… Biri iki, diğeri üç yaşında iki küçük çocuk, gözü yaşlı bir anne ile birlikte Edirne yolunu tuttuk. En çok da ne zoruma gitti, bilir misiniz değerli dostlar: Kış hazırlığı için temin ettiğim odun ve kömürümü satarak geldim Edirne’mize. Kabul etseniz de etmeseniz de, hatta “dışarıklı” da deseniz bile ben artık Edirneliyim…Muzaffer ZEKİOĞLU









