Bu hafta Kültür Sanat sayfamızda Keşanlı Yazar Osman Coşkun’u konuk ediyoruz. Coşkun’un yazı yazma serüvenini gazetemize özel anlattığı röportajda, okur yazarlık merakı olan herkes kendinden bir parça bulacak. Şiir yazmaya başladığında ilk tepkiyi ailesinden aldığını dile getiren Coşkun ailesinin tepkisini ve kendisinin şiirine yaklaşımını şu ifadelerle özetledi: “Ben bu işi ciddiye almaya başladıkça çevremdeki tepkiler yükselmeye başladı. Olumsuz olarak ilk tepki ailemden geldi takdir edersin ki. Şiirle karın doymaz, adam gibi oku okulunu elin ekmek tutsun demeye başladılar. Gerçekten de öyleydi Türkiye gibi bir ülkede şiir karın doyurmuyor, çay içiriyordu” NASIL VE NE ZAMAN BAŞLADIN? 2003 yılı yaz ayında ağır bir hastalık geçirmiştim. Bir ay kadar kıpırdamadan yatmak zorunda kaldığım bir dönemdi. Çok fazlasıyla etkilemişti beni bu hastalık süreci, iyiyi kötüyü, dostu düşmanı tartıp görebilmek için, kendimi hesaba çekebilmek için ziyadesiyle vaktim olmuştu. Hastalıktan önce doğru düzgün kitap okumayan adamın tekiydim. Hastaneden çıktıktan sonra, bir ayda 33 tane kitap okudum. Artık nasıl bir ortalamayla okuduysam o kitapları bilmiyorum ama, bugün aynı tempoda kitap okuyamıyorum maalesef. Neyse işte böyle kitaplarla tanışmanın akabinde, içe kapanma da beraberinde gelince, o dönem Uzunköprü’de lise okuyorum. Okul döneminde evde yalnız kalıyorum. Okumalarım falan tüm hızıyla devam ediyordu. Aynı dönem benim Ahmet Kaya ve Onur Akın şarkılarıyla tanıştım. Şarkıların sözleri hoşuma gidiyordu oldukça. Başladım bu şarkının sözün kim yazmış diye kurcalamaya, araştırdıkça şiirle tanıştım. Onun öncesinde de ufak tefek kendimce yazdığım şeyler vardı, ama şiirin ne olduğunu, nasıl yazıldığını, imgenin ne olduğunu, ne bileyim işte şiire daire hiçbir bilgim yoktu. Ne Nâzım’ı biliyorum, ne Ahmed Arif’ten falan haberim var. Öyle ot bir adamım yani. Ahmet Kaya ve Onur Akın şarkılarının büyük bölümünü şiirlerden bestelendiğini fark ettim. Şu şarkının sözü kiminmiş diye bir araştırıyorum arkadaş Nâzım Hikmet çıkıyor, şu şarkının sözleri kiminmiş diyorum, bir bakıyorum Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Yusuf Hayaloğlu, Ahmet Can Akyol falandı derken ben şiire yöneldim. Başladım şiir kitapları alıp okumaya, okuyorum bir şey anlamıyorum, bir şey anlamadıkça okumaya devam ediyorum. Sonra hiç unutmuyorum yine o dönemlerde tanıdığım Yılmaz Güney var, arkadaş filminde Ahmed Arif’in şiir kitabını hediye olarak veriyordu. Akabinde Keşan’da kitap fuarında “Hasretinden Prangalar Eskittim”i bulup almıştım. Bir şekilde her şey beni şiire itiyor gibiydi. Yahut algılarımda seçicilik başlamıştı. Dört bir yandan şiirle yoğrulmaya başladım diyebilirim. Boyuna karaladığım süreç aynı zamanda, yazıyorum beğenmiyorum, yazıyorum beğenmiyorum, yazıyorum beğenmiyorum. Bu epeyce bir zaman böyle devam etti. Yazdıklarım Ahmed Arif’e benziyordu, Nâzım’ı andırıyordu vesaire. Bir yerinde mutlaka onlardan bir mısra kayıyordu kalemin ucuna, dökülüyordu kağıda. Olmuyordu yani. Zorlaya zorlaya, en sonunda 2003 Aralık ayında bir şeyler çıktı, okudum birkaç kere ardı ardına, tamam ulan oldu işte budur dediğim ilk şiirimdi o. Sonra hızlandı bu süreç. Bana göre yakalamıştım şiir dilini, buradan yürür giderdim ben. Yani o zamanlar öyle düşünüyordum. O düşünceyle devam ettim yazmaya. Nasıl bir gaza geldiysem aşağı yukarı bir yıl sonra 2004 Ekim ayında ilk kitabı çıkardım. Bana göre en iyilerimi belirledim. Keşan’da Önder Gazetesinde bastık. O kitapların büyük bölümü evde koliler içinde durur hala. Olsun dursun önemli değil, önemli olan başlamaktı. Kendi kendimi gaza getirip, o gazla işte beş kitap oldu. Yazılıp kenarda bekleyen yahut kitaba koymaya değer bulmadığım şiirler de cabası. GENELLİKLE HANGİ KONULARDA YAZIYORSUN? Öyle bir genelim olduğunu söyleyemem aslında, hani illaki şu konular üzerinde yazacağım diye bir dayatmam yok. Açıkçası nasıl yazdığımı da bilmiyorum. Oturuyorum ve yazıyorum. İlk cümle ne taraftan geldiyse akışı da o belirliyor. Şu güne kadar yazdıklarıma bakarsam ve bu soruya öyle cevap verecek olursam, aşk ve ayrılık ağırlıklı şeyler çıkmış hep. Beceremediğimden yaşamayı, yazmaya itilmiş gibi hissediyorum kendimi, lakin toplumsal yanım da yok değil, o noktadan bakınca da en böyle ben aşk şiiriyim diye bağıran şiirde bile mutlaka bir toplumsal göz kırpış hep olmuştur. Olmaya da devam edecektir. Çünkü rahat duramıyorum. Rahatsız olduğum konular var, bu dünyanın zenginlerinin açgözlülüğünü sevmiyorum. Fakirleri zengin edemeyecek bile, en azından zenginleri daha merhametli yapalım diyorum artık. Yani en azından bu kadar iyi niyetli bakmak istiyorum. Değişmesi gereken bir şeyler var, var bunu köpek gibi biliyorum, ama bunu yazmanın kime ne gibi bir faydası var o konuda kafamda deli soru işaretleri var. Yani demem şu aslında Nâzım’ın söylediklerinin, Ahmed Arif’in söylediklerinin üstüne ben ne söyleyebilirim toplumsallık bağlamında. Hiç! O zaman kendi penceremden bir renk bulmaya, bir bakış açışı geliştirmeye yönlendiriyorum kendimi. Bu aslında biraz kendiliğinden oluyor. Kafam çok karışık aslına bakarsan. Çoğu zaman giriş gelişme sonucun birbirinden bağımsız diyorlar, yok işte hiç bir şey anlamadık yazdıklarından diyorlar, böyle eleştiriler alıyorum. Yaşadığınız, yaşadığımız hayatların girişleri gelişmeleri sonuçları çok mu tutarlı, çok mu ahenkli, çok mu kafiyeli yahut yaşadığınız hayattan bir şey anladınız mı ki benim yazdıklarımdan bir şey anlamaya çalışıyorsunuz, okuyun geçin işte diye cevap veriyorum. Cidden öyle, bu insanlara karşı bir tepki değil aslında, Aziz Nesin tavrında değilim kesinlikle. Ben kendimi çözmeye çalışıyorum, bugün yazdığımın üstüne yarın bir şey koyabilmiş miyim ona bakıyorum. Tek rakibim yine benim. Yoksa öyle mevcut üstatların yanında kendimi bir yerlerde görmek gibi bir uğraşım yok. Zaten dediğim gibi ben Nâzım’ı kendime rakip görüp yazmaya yeltenirsem yazamam. Bundan da ciddi anlamda korkarım. Zaten son zamanlarda yazmaya korkuyorum. Eskiden yaşadıklarımı yazıyordum, bu aralar yazdıklarımı yaşamaya başladım. Bu da şiirlerde kuracağım cümleleri titizlikle seçmeme sebep oluyor! Ulan acaba yine aynısı olur mu? Ulan acaba başıma gelir mi? Böyle böyle kafayı yemek üzereyim! ÇEVRENDE NASIL BİR TEPKİ ALDIN? İlk yazmaya başladığım dönemler lisedeydim, kara kaplı bir defterim vardı. Şiirleri oraya yazıyordum. Bir nevi günlük gibi olmuştu, boyuna bir şeyler yazıyordum ona. O defteri özel olarak matbaada arkadaşa yaptırmıştım. Epey kalın bir şeydi. Sonra defter okulda elden ele dolaşmaya başladı, hatıra defterine döndü bildiğin. Dönüp dolaşıp gün sonunda benim elime geliyor, bakıyorum birileri bir şeyler yazmış imzasını atmış falan. Benim yazdıklarımı okuyanların yorumları hep iyiydi. Yani artık edebi olarak bir yorum değildi belki ama işte beğeniyorlardı. Ben bu işi ciddiye almaya başladıkça çevremdeki tepkiler yükselmeye başladı. Olumsuz olarak ilk tepki ailemden geldi takdir edersin ki. Şiirle karın doymaz, adam gibi oku okulunu elin ekmek tutsun demeye başladılar. Gerçekten de öyleydi Türkiye gibi bir ülkede şiir karın doyurmuyor, çay içiriyordu. Bu süreç beni son kitabın adını “Gel Bi Çay İçelim” yapmaya kadar getirdi işte, şimdi olduğum noktadan memnun muyum? Evet! Ziyadesiyle memnunum. Özellikle son kitabın görmüş olduğu ilgi ve ikinci baskıyı yapmış olması maddi olarak zaten çok büyük beklentiler içinde hiç olmadım ama, manevi olarak ciddi anlamda doyurdu beni. İlgisini alakasını esirgemeyen tanıdığım tanımadığım herkese sonsuz teşekkür ediyorum. BU SÜREÇTE ALDIĞIN TEPKİLER SENİ NASIL ETKİLEDİ? Ben olumlu yahut olumsuz eleştirilerden çok fazla etkilenen bir yapıya sahip değilim maalesef. Yani olumlu eleştiri ilk başladığım zamanlar çok fazla gelmedi zaten, hep yerden yere vuruldum. Küfür yediğim bile oldu, “Ne lan bunlar böyle, böyle şiir mi olur lan” diyenler de oldu. Süreç içerisinde çok güzel insanlarla tanıştım, çok güzel şiir üzerine sohbetler etme fırsatım oldu. Şiirimi o sohbetler yoğurdu, kıvama getirdi diyebilirim. Her yazılanın şiir olmadığını o sohbetlerde öğrendim. Şiirin az sözle çok şey anlatma sanatı olduğunu o sohbetlerden öğrendim. Bir şiir yazıldıktan sonra, heykeltıraş titizliği ile fazlalıklarını attıktan sonra, geriye kalanın asıl şiir olduğunu o sohbetlerde öğrendim. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki kendi beğenime fazlasıyla güveniyorum. Yani her üç kişiden dördünün şair olduğu bir ülkede gerçek anlamda şiiri yücelterek bir şeyler ortaya koymaya çalışan insanlarla beraber olduğuma inanıyorum. Şuanda olduğum yerden memnun olduğumu tekrar belirterek, ama bundan sonraki çalışmalarda şuanda olduğum yerde olmak istemiyorum, hedefim bir adım daha yukarıya çıkmak. Şimdiye kadar çıkan kitaplara göz gezdirirseniz alınan mesafe aşikar zaten. İnşallah altıncı kitapta da beşinci kitabı geçmek niyetindeyim. Teşekkür ederim… “SEN OLSAYDIN”DAN “GEL Bİ ÇAY İÇELİM”E NELER DEĞİŞTİ? Çok şeyler değişti. O süreç az önce belirttiğim gibi kitaplar incelendiğinde gayet aşikar ediyor kendisini zaten. Çok şeyler değişti derken, ilk kitaptan son kitaba çok şiirler yazıldı, çok şeyler yaşandı, çok kitaplar okundu, çok insanlarla tanışıldı, çok şehirler görüldü, çok notlar alındı, çok hapşunuldu ve çok yaşanıldı hep. En önemlisi de yaşım değişti, yaşlandık oğlum… ETKİLENDİĞİN VE ÖRNEK ALDIĞIN ŞAİRLER KİMLER? Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Turgut Uyar, Ataol Behramoğlu, Nevzat Çelik, Ahmet Erhan, Ece Ayhan, Attila İlhan, Ümit Yaşar Oğuzcan, Metin Altıok, Yunus Emre, Mevlana, Küçük İskender, Edip Cansever, Özdemir Asaf… Bu liste uzar da uzar. Birini söylesek diğerinin hatırı kalır. Etkilendiğim doğrudur, ama örnek almak denemez. Başlangıçta evet belki, ama bugün örnek aldığım söylenemez. Diyeceksin ki sadece Türk Şiirinden midir? Hayır canım olur mu? Poe var, Mayakovski var, Hugo var, Neruda var. Var da var. Hepsini okumak lazım. Hepsini okuyup etkilenmek lazım ve örnek oluşlarından etkilenip örnek olmanın yolunu bulmak lazım. Her şey o zaman çok güzel olacaktır diye düşünüyorum. SENİN İÇİN ŞİİRDE İÇERİK Mİ ÖN PLANDA BİÇİM Mİ? İçeriği biçimden biçimi içerikten ayrı düşünemiyorum açıkçası. Ama şu var ki şiirin içeriği biçemini oluşturur, onun için içerik diyerek bu konuyu kapatayım. Cevabı olmayan sorular bunlar aslına bakarsan, şiirin tanımını yapmak gibi, sorsan herkesin kendi şiir tanımı vardır, yazının tarihçesinden eski mazisi olan şiirin elle tutulur bir tanımı yoktur misal, bu da öyle. Tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta aslında tavuk mudur? Bir dönemin abes muktebes tartışması vardı, bir sonuca varılamamıştı. Kafiye göz için miydi, kulak için miydi? Herkes o zaman da bir şeyler söylemişti. Zaten dikkat edersen herkes her şey söylüyor, aslına bakarsan kimsenin de bir şey bildiği yok! Konulan kurallar insan işi, yaşanan hayatlar insan işi. Herkes duyumsadığı gibi yaşasın, hissettiği gibi yaşasın. Hayatın, edebiyatın, şiirin, müziğin tekelleri olmasın. Soruyla çok bağlantılı bir cevap olmadı sanırım, ama olmasa da olsun. ÜLKEMİZ İNSANININ EDEBİYATLA İLGİSİNİ NASIL DEĞERLENDİRİRSİN? Ben yazsaydım daha iyi yazardım kafası yaşayan bir güruh var, bir de hayatımı yazsam roman olurdu tayfası var. Tek kale maç yapsalar berabere kalırlar. ŞİİRLE İLGİLENENLERE TAVSİYELERİN VAR MI? Çok okusunlar, az yazsınlar. Okudukları yazdıklarından her zaman birazcık aşağıda olsun. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlardan çok çekti bu ülke, beyni olmayıp fikri olanlardan olmasınlar. O kadar!
SİYASET
Yayınlanma: 19 Aralık 2015 - 00:00
"Şiir karın doyurmuyordu, çay içiriyordu"
Bu hafta Kültür Sanat sayfamızda Keşanlı Yazar Osman Coşkun’u konuk ediyoruz. Coşkun’un yazı yazma serüvenini gazetemize özel anlattığı röportajda, okur yazarlık merakı olan herkes kendinden ...
SİYASET
19 Aralık 2015 - 00:00









